Bilim

İstanbul’daki Bir Kunduracı Atölyesi ABD’yi Nasıl Değiştirdi? Muzaffer Aksoy ve Benzen Gerçeği

1960’ların İstanbul’u…

Gedikpaşa’nın dar sokaklarında yüzlerce küçük ayakkabı ve terlik atölyesi çalışıyordu. İşçiler gün boyunca yapıştırıcılar ve çeşitli çözücülerle iç içeydi. Atölyelerdeki ağır kimyasal koku, işin sıradan bir parçası olarak görülüyordu.

Fakat İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden hematolog Prof. Dr. Muzaffer Aksoy, hastalarında dikkat çekici bir ortaklık fark etmeye başladı:

Videoda Kullanılan Kaynaklar, Belgeler ve Görseller

Lösemi hastalarının önemli bir kısmı kunduracılık ve deri ürünleri sektöründe çalışıyordu. (1)

Aksoy’un bu gözlemi, İstanbul’un küçük atölyelerinden başlayıp yıllar sonra ABD’nin iş güvenliği düzenlemelerine kadar ulaşacak bilimsel bir araştırmanın başlangıcı oldu.

Şüpheli madde: Benzen

O yıllarda ayakkabı ve deri ürünleri imalatında kullanılan çözücüler arasında benzen bulunuyordu.

Aksoy yalnızca hastane kayıtlarına bakmakla yetinmedi. Gedikpaşa’daki işyerlerine giderek çalışma ortamlarını inceledi.

Daha sonra yayımlanan bilimsel değerlendirmeye göre Aksoy’un ölçümlerinde atölyelerdeki benzen konsantrasyonu çoğunlukla 150–210 ppm düzeyindeydi. Bazı ölçümlerde ise değer 650 ppm’e kadar çıkıyordu. (1)

Bugünkü ABD işyeri standardıyla karşılaştırıldığında rakamın büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor:

OSHA’nın günümüzdeki sekiz saatlik benzen maruziyet sınırı 1 ppm. (2)

Başka bir ifadeyle Gedikpaşa’daki bazı ölçümlerde, daha sonra ABD’de uygulanacak sınırın yüzlerce katı benzen bulunuyordu.

28.500 işçinin izini sürdüler

Aksoy’un çalışmasını önemli yapan şey yalnızca birkaç sıra dışı hasta görmesi değildi.

1967’den itibaren Muzaffer Aksoy ve çalışma arkadaşları çok daha geniş bir işçi grubunu incelemeye başladılar.

1974 yılında Blood dergisinde Muzaffer Aksoy, Şakir Erdem ve Günçağ Dinçol imzasıyla yayımlanan araştırmada İstanbul’da kronik biçimde benzene maruz kalan yaklaşık 28.500 ayakkabı işçisi incelendi.

1967 ile Eylül 1973 arasında bu grup içerisinde 26 akut lösemi veya prelösemi vakası tespit edilmişti. (3)

Araştırmacılar, bu işçilerde hesaplanan lösemi insidansının genel nüfusta görülen orandan anlamlı biçimde yüksek olduğunu bildirdiler.

Makalenin sonucu son derece önemliydi:

Benzene kronik mesleki maruziyet ile insanlarda lösemi arasında güçlü bir ilişki vardı. (3)

Bugün bu ilişki tıp açısından şaşırtıcı görünmeyebilir.

1970’lerin başında ise durum farklıydı. Benzene maruziyet ile insan lösemisi arasındaki ilişkinin epidemiyolojik olarak ortaya konması, iş sağlığı açısından büyük önem taşıyordu.

İstanbul’dan dünya tıp literatürüne

Aksoy ve ekibi araştırmalarını sürdürdü.

Benzene maruz kalan işçilerde lösemi, aplastik anemi, pansitopeni ve başka hematolojik bozukluklar üzerinde çalışmalar yayımlandı.

Aksoy’un 1985’te yayımladığı değerlendirmede İstanbul’daki benzen maruziyetli ayakkabı işçilerinde lösemi insidansının belirgin biçimde yüksek olduğu tekrar vurgulandı. Ayrıca benzen kullanımının azaltılmasının ardından yeni lösemi vakalarının belirgin biçimde azaldığı bildirildi. (4)

Bu durum araştırmanın önemini daha da artırıyordu.

Artık yalnızca:

“Benzen kullanan işçilerde daha fazla lösemi görüyoruz.”

denilmiyordu.

Maruziyet azaltıldığında hastalıkların da azalması, nedensellik değerlendirmesini güçlendiren ek epidemiyolojik kanıt sağlıyordu.

Peki İstanbul’daki araştırma ABD’ye nasıl ulaştı?

Hikâyenin en ilginç kısmı burada başlıyor.

1970’lerde ABD’de benzenin işçiler için izin verilen maruziyet düzeyi konusunda büyük bir bilimsel, hukuki ve endüstriyel tartışma yaşanıyordu.

Amerikan Occupational Safety and Health Administration (OSHA), benzenin özellikle lösemi riski nedeniyle işyerlerindeki maruziyetini ciddi biçimde azaltmak istiyordu.

Aksoy’un İstanbul’daki işçiler üzerinde yaptığı çalışmalar da benzenin insanlarda lösemi oluşturabildiğine ilişkin bilimsel literatürün önemli parçalarından biri haline geldi.

ABD’deki benzen düzenlemesi daha sonra Amerikan hukuk tarihine dahi girecek ölçüde tartışmalı hale geldi. Konu Industrial Union Department v. American Petroleum Institute davasıyla ABD Yüksek Mahkemesi’ne kadar taşındı.

Bu nedenle hikâyeyi yalnızca “bir Türk doktor ABD’de yasayı değiştirdi” şeklinde anlatmak eksik olur.

Gerçekte uzun yıllara yayılan bilimsel çalışmalar, OSHA değerlendirmeleri, sanayi kuruluşlarının itirazları ve mahkeme süreçleri vardı.

Muzaffer Aksoy’un İstanbul araştırmaları ise bu uluslararası bilimsel kanıt zincirinin önemli halkalarından biriydi.

ABD sınırı 10 ppm’den 1 ppm’e indi

Süreç sonunda OSHA, 1987 yılında benzen standardını yeniden düzenledi.

11 Eylül 1987’de yayımlanan nihai düzenlemeyle ABD’deki sekiz saatlik mesleki maruziyet sınırı:

10 ppm → 1 ppm

olarak düşürüldü.

Ayrıca 15 dakikalık kısa süreli maruziyet için 5 ppm sınırı getirildi. Yeni standart 10 Aralık 1987’de yürürlüğe girdi. (2)

Düzenleme yalnızca sayısal bir sınırdan ibaret değildi.

İşçilerin sağlık gözetimi, maruziyet ölçümleri, kişisel koruyucu ekipmanlar, tehlikelerin çalışanlara bildirilmesi, kayıtların tutulması ve yüksek maruziyetli alanların kontrolü gibi hükümler de getirildi. (2)

Böylece benzenle çalışan Amerikan işçilerinin korunmasında çok daha sıkı bir dönem başladı.

Bir İstanbul atölyesinden Amerikan fabrikalarına

Muzaffer Aksoy’un hikâyesini sıra dışı yapan nokta tam olarak burada.

Araştırma dev bir Amerikan kimya fabrikasında başlamadı.

Milyon dolarlık bir laboratuvarda da başlamadı.

İstanbul’daki küçük kunduracı atölyelerinde çalışan insanların hastalıkları arasındaki ortak noktayı fark eden bir hekimin sorusuyla başladı:

“Bu insanların neden bu kadar çoğu aynı hastalığa yakalanıyor?”

Bu soru Aksoy’u Gedikpaşa’ya götürdü.

Gedikpaşa’daki ölçümler bilimsel araştırmalara dönüştü.

Araştırmalar uluslararası tıp literatürüne girdi.

Ve İstanbul’dan elde edilen bulgular, benzenin insanlarda lösemiye yol açabildiğini ortaya koyan uluslararası kanıtların önemli bir bölümünü oluşturdu. (1) (3)

Sonunda ABD dahil birçok ülkede benzen maruziyetine ilişkin iş güvenliği politikaları çok daha sıkı hale geldi.

Bu nedenle “İstanbul’daki bir kunduracı atölyesi ABD’yi değiştirdi” başlığı elbette hikâyenin vurucu özeti.

Ama arkasındaki gerçek hikâye bundan daha güçlü:

İstanbul’daki işçiler üzerinde yapılan bilimsel gözlemler, dünyanın en büyük ekonomilerinden birinin işçi sağlığı politikalarını şekillendiren bilimsel kanıtların arasına girdi.

Ve bunun merkezinde bir Türk bilim insanı vardı:

Prof. Dr. Muzaffer Aksoy.


Belgeler ve Kaynaklar

(1) PubMed — Story of Benzene and Leukemia: Epidemiologic Approach of Muzaffer Aksoy

Muzaffer Aksoy’un Gedikpaşa’daki saha araştırmasını; işyerlerinde ölçülen 150–210 ppm ve bazı durumlarda 650 ppm benzen seviyelerini, 28.500 işçinin incelenmesini ve benzen-lösemi ilişkisinin ortaya konmasını anlatan bilimsel değerlendirme. PubMed

Belgeyi aç — PubMed

(2) U.S. Occupational Safety and Health Administration (OSHA) — Benzene Final Rule, 1987

11 Eylül 1987 tarihli ABD federal benzen düzenlemesi. Sekiz saatlik izin verilen mesleki maruziyet sınırının 10 ppm’den 1 ppm’e, kısa süreli sınırın ise 5 ppm’e indirilmesini düzenleyen resmî kayıt. İş Sağlığı ve Güvenliği İdaresi

Belgeyi aç — OSHA

(3) Aksoy M., Erdem Ş., Dinçol G. — Leukemia in Shoe-Workers Exposed Chronically to Benzene, Blood, 1974

1967–1973 arasında İstanbul’da benzene kronik olarak maruz kalan yaklaşık 28.500 ayakkabı işçisi arasında saptanan lösemi ve prelösemi vakalarını inceleyen temel araştırma. Blood, Cilt 44, Sayı 6, s. 837–841. Aş Yayınları

Makalenin aslını aç — Blood / American Society of Hematology

(4) Aksoy M. — Malignancies Due to Occupational Exposure to Benzene, American Journal of Industrial Medicine, 1985

Aksoy’un İstanbul’daki benzen maruziyetli işçiler hakkındaki uzun dönem bulgularını değerlendirdiği çalışma. Benzen kullanımının azaltılmasının ardından lösemi vakalarında görülen düşüş de ele alınıyor. PubMed

Belgeyi aç — PubMed